Başakşehir, Serdar Aziz'le ilgileniyor mu? Açıklama geldi

Başakşehir, Serdar Aziz'le ilgileniyor mu? Açıklama geldi

Lider Medipol Başakşehir'de Başkan Göksel Gümüşdağ, transfer çalışmalarıyla ilgili bilgi verdi.
Serdar Aziz'den sonra onun da bileti kesildi

Serdar Aziz'den sonra onun da bileti kesildi

Teknik direktör Fatih Terim’in sezonun ilk yarısında istenilen performansı gösteremeyen Eren Derdiyok’u Antalya kampına götürmeme kararı aldığı öğrenildi.
"Gol sorunumuzu çözer, mutlaka alalım"

"Gol sorunumuzu çözer, mutlaka alalım"

Şenol Güneş, Başkan Orman ile yaptığı görüşmede eski oyuncusunun alınmasını devam şartları arasında gösterdi. Yönetim Trabzonspor ile görüşmelere hız verdi.
Tolgay Arslan'da sıcak gelişme

Tolgay Arslan'da sıcak gelişme

Beşiktaş'ta kadro dışı bırakılan Tolgay Arslan takıma dönüyor. Özür dileyen Tolgay, Şenol Güneş'in onay vermesi halinde Antalya kampında yer alacak.

Bir önceki yazım “Shakhtar Donetsk, Alex Telles, Mancini ve Galatasaray” yazısı sarı-kırmızılı taraftarlar tarafından beğeniyle ve heyecanla karşılandı. Birçok yerde paylaşıldı ve yaklaşık 30 bin okunma sayısına ulaştı. O yazı fazlasıyla uzun olduğu için bazı noktalara değinememiştim. Şimdi o noktaları tamamlamak, kafalardaki soruları kendimce yanıtlamak ve yazıdan sonra gerçekleşen Hajroviç transferi ile Antalya’da oynanan hazırlık maçlarına da değinmek istiyorum.

Öncelikle bir önceki yazıya üç kişiden önemli üç soru geldi. İlk olarak Eren Loğoğlu “Shakhtar’ın yabancı sıkıntısını Galatasaray kadar yaşayıp yaşamadığını” sormuştu. Araştırdım. Ukrayna liginde ilk 11’de 4 Ukraynalı oyuncu bulundurma zorunluluğu var. Lucescu da genelde stoperlerini, kalecisini ve ön liberosunu Ukraynalı oyunculardan seçiyor. Geri kalanı da Srna ve Brezilyalı oyuncular… Yedek kulübesi de tabi, hep 20’li yaşlarının başındaki Brezilyalı potansiyelli futbolculardan oluşuyor. Ukraynalı stoperleri de kendi altyapısından çıkarıp, kullanmış genelde… Alt yapı konusuna aşağıda değineceğim. Yabancı konusuna gelince Ukrayna Federasyonu yasak değil de Ukraynalı teşviği koymuş ve +0, +3,5,10 vs gibi saçma sapan şeyler koymamışlar. Şampiyonlar Ligi de bunu böyle yapıyor, bildireceğiniz 25 kişilik oyuncu listesinde kulübün altyapısında, 15-21 yaşları arasında 3 sene oynamış 4 oyuncu bildirmeniz gerekir. Yine kupaya katılan ülkenin liginde 15-21yaşları arasında 3 sene oynamış 8 oyuncu bildirmek de kurallardan biri. Yani Şampiyonlar Ligi, katılımcı kulüpleri kendi altyapısından oyuncu yetiştirmeye ve kendi liginden oyuncuları kullanmaya teşvik ediyor. Dikkatinizi çekerim ‘yasak’ değil, ‘teşvik’ bu. Bizde ise bu durum, yasakçı zihniyetlere uygun, faşizan karakterlerin yönetim politikalarıyla tam tersi ‘teşvik’ değil ‘yasak’la gerçekleşiyor.  “Yabancı yasağı” diyoruz biz, ayrımcılık yapıyoruz… Spor ve yasak kelimesinin yan yana gelemeyeceğini, spor ve sanat gibi yaratıcılık gerektiren insanların kişisel gelişimlerini ‘yasak’la arttıramayacağımızı size bu yazıda anlatmak istemiyorum… Zira bu konuya girsem daha sayfalarca yazmam gerekecek. Sadece şunu söyleyeyim, bizim atamayla gelen, sözde özerk, özde maşa olan futbol yöneticilerimize ‘teşvik’ değil yasak yakışıyor zaten. Onlardan da beklenen ancak olsa olsa ‘yasak’ olur. Bu ‘yabancı yasağını’ koyuyorlar ve aslında kendi ülkelerinin spor kalitelerini düşürüyorlar. Son yıllarda vergi avantajları sayesinde kulüplerimiz çok kaliteli yabancı oyuncular getirdiler, 3 büyükleri saymıyorum. Kasımpaşaspor Babel’i getirdi, Sivasspor Yunanistan Ligi’nin Şampiyonlar Ligi takımı Olympiakos’tan golcüsü Djebbour’u aldı getirdi. Fenerbahçe geçen sene Avrupa Ligi’nde yarı final oynadı, Trabzonspor bu sene Avrupa’da çok başarılı maçlar çıkardı, Galatasaray iki senedir Şampiyonlar Ligi’nin en büyük sürprizleri yapan kulübü oluyor. Buna rağmen bu yükselişi görmüyormuşuz gibi TFF kendi kulüplerinin ayağına sıkıyor. Milli gurursa sadece milli takım değil, kulüpler de Milli gurur!

Geçelim… Geçen yazıya gelen ikinci soru Orhan Uluca’dan geldi… Ünal Aysal’ın böyle çok uzun vadeli bir planı vardıysa, Mancini’nin bu görev için düşünülecek isim olduğundan şüphe ettiğini söyledi. Planların da bu kadar uzun vadeli olduğunu düşünmediğini iletti. Mancini için genç oyuncu transfer edip, alt yapıdan adam yetiştiren profilden çok, yıldızları yönetebilen bir ‘büyük takım’ teknik direktörü profili olduğunu vurguladı. Öncelikle İnter ve Manchester City dönemindeki transferleri ve takım yönetim şekli Mancini’nin bu şekilde düşünülmesine yol açabilir. O takımlarda hemen ve iyi paralarla başarı isteniyordu Mancini’den, o yüzden uzun vadeli planlar yapması zaten kulüplerin beklemek istediği süreler değildi. Potansiyel transferlerinden ziyade direkt verim alınacak oyuncu transferleri daha beklenen transferlerdi. Onun için Mancini’nin Fiorentina ve Lazio dönemlerine bakmak daha doğru olur. Fiorentina’ya Fatih Terim’in gönderilişinden sonra Şubat ayında gitti ve maddi, manevi zorluklara rağmen İtalya Kupasında Parma’yı finalde geçtiler. Terim’in ayrılışı sonrası futbolcular ve taraftarlar manevi bir boşluğa düşmüştü. (bu yıl Galatasaray’da da olduğu gibi) Daha beteri kulüp de maddi açıdan batağa sürükleniyordu. Buna rağmen Mancini’nin takımı toparlaması ve hedefe yönlendirmesi önemliydi. Bu sene de Terim döneminde çok süre alamayan oyuncuları kazanmaya çalışıp, oyuncuları tekrar motive etme konusunda oldukça başarılı oldu Mancini. Yekta ve Ceyhun’un üzerinde durdu, Terim’in hak etmemesine rağmen 11 maç ceza aldığı dönem, çalışırken değil sigara içerken görüntülenmesine rağmen sözleşme yenilediği Engin Baytar’ı takımdan gönderdi. Açıklamalarına bakarsanız, Mancini’nin takım motivasyonunu nasıl sağladığını görebilirsiniz. Dany’i gönderirken, yetersizliğinden falan bahsetmek yerine sene sonunda Dünya Kupasında oynayacağından, o yüzden sürekli oynayacağı bir takıma gitmesine ihtiyacı olduğundan bahsetti. Amrabat gitmek istemedi, buna rağmen Mancini ona maçta şans verdi. Gitmek istemediği için kadro dışında bırakmadı, sanırım genç oyuncularını kadro dışı bırakan kulüpler Mancini adam yönetiminden ‘etik’ açından bir şeyler öğrenebilirler… Hani hep etikten bahsediyorlar ya onun için söylüyorum… Yine geçtiğimiz günlerde oynanan Ajax maçında Yiğit Gökoğlan’ı oyuna sokmak için çalıştı, hakemlerle görüştü ama kural gereği oyuncu değişikliği gerçekleşmeyince gitti Yiğit’e durumu mahcupmuş gibi izah etti. Eminim Yiğit o formayı giymeyi Mancini’nin onu oyuna sokmak istediği kadar istemiyordu. Türkiye’de yaygın bir kanı var ve pek tabi doğru “Formayı önce futbolcu hak eder” denir. Doğru, gel gelelim bazen oyuncu aldığı büyük maaşlara rağmen bekleneni veremez ve motivasyonunu kaybeder, kendine olan inancını kaybeder. Mancini bu adamların hepsine bir şans daha vermeye çalıştı. Hepsine bu konuda yardımcı olmaya özen gösterdi. “Mancini bana devre arasına kadar şans vermedi” diyebilecek oyuncu kalmadı neredeyse… Gönderdiği Engin’e dahi en zorlu maçta Fenerbahçe maçında şans verdi. Bu Mancini’nin oyuncuların gönlünü nasıl kazandığını da göstermiş olur. Dönelim Fiorentina’ya… Ertesi sene UEFA kupası oynamalarına rağmen maddi batak durdurulamaz boyuta geldi. Devre arası kulüpten ayrıldı ve 2002 yazında Lazio’ya gitti. Lazio’da oldukça başarılı oldu. O dönemdeki transferlere göz gezdirince şu önemli isimleri gördüm. Lazio Nesta’yı 30.5 milyon Euro’ya Milan’a ve Crespo’yu 36 Milyon Euro’ya İnter’e göndermesine rağmen başarılı bir dönem geçirdi. İlk senesinde UEFA Kupasında Lucescu’nun Beşiktaş’ını elediler ve sonrasında kupayı kazanan Mourinho’nun Porto’suna elendiler. Ligde ise Şampiyonlar Ligi’ne gidecek dereceyi elde edip bir sonraki sene yine Beşiktaş’ın bulunduğu gruptan oynadılar. Burada kritik olarak 67 milyona sattığı Crespo ve Nesta’ya rağmen İtalya ikinci liginden aldığı Oddo ve Zauri gibi oyunculardan verim alması gösterilebilir. Sonrası malum Lazio’daki başarısı onu İnter’e taşıdı ve gerisini biliyoruz. Yani Mancini genç oyuncu alıp yetiştirecek, alt yapıdan oyuncu çıkarabilecek tarzda bir hoca değil diyemeyiz. Şimdiye kadar bu tarz beklentileri olan takımlarla çalışmaması onun bu işi yapamayacağı anlamına gelmemeli.

Kritik bir noktaya değinmek istiyorum, geçtiğimiz günlerde TSYD’nin 51. Yıl Sporun Zirvesi seminerinde “Yabancı gözüyle Türk futbolu” konulu panelde konuşan Mancini yabancı sınırı engelinden bahsettikten sonra kendisine sorulan ‘En beğendiği Türk futbolcu kim?’ sorusuna “Semih Kaya” cevabı verdi. Selçuk değil, Burak değil. 23 yaşındaki stoperini ön plana çıkarması da sanırım Galatasaray’la ilgili niyetinin bir dışavurumuydu. Yine Orhan ağabeye cevap olarak Ünal Aysal’ın bu haftaki açıklamalarını da göstermek isterim, artık genç oyunculara yöneldiklerini anlatan açıklamalarda bulunmuştu... Umarım bu planları uzun vadeli görüyordur.

Uzun vadeli diyorum, zira yine 3. bir soruda Ahmetcan Börteçine dün akşam sormuş, Mancini sezon sonu şampiyonluğu alamazsa bu (yıldız transfere alışmış) taraftar baskısı ve basın olduğu sürece bu planlar ne kadar gerçekleştirilebilir? demiş. Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki bu planların önündeki en basit engel taraftar veya basın baskısı olmalı. Bunların zerre kadar değeri olmamalı. Mancini Galatasaray’la sene sonu şampiyonluğa ulaşamasa da planlar dahilinde hareket edilmeli. Galatasaray başkanı taraftar ve basın baskısına göre hareket edemez. En son böyle hareket eden Adnan Polat’ın 3 ayda bir teknik direktör değiştirmesine, taraftar baskısı dolayısıyla bazı isimlerin gönderilip bazılarının kalmasına karar vermesi profesyonellikten son derece uzak ve dahası başarı getirmeyen bir yönetim şekli. Haldun Üstünel’in, Hamburg maçında oyundan çıkan Lincoln’e soyunma odasında nasıl saldırdığı anlatılan bir olay. Siz başkansanız, taraftar istedi diye ya da basında oluşan yorumlara göre iş yapamazsınız. O dönem gazetelerde Skibbe ve futbol direktörü Feldkamp’ı eleştiren Hakan Ünsal bu isimler takımdan gönderilince yeni teknik direktör Bülent Korkmaz’ın yanında antrenman izlemeye başlamıştı. Bu olacak iş değildi. Zira başarısızlıklar da peşi sıra gelmişti. Bu yazıyı okuyanları, Galatasaray kulübünün kaderini değiştiren adam Derwall’in otobiyogrofisini okumaya davet ediyorum. 12 sene şampiyon olamayan Galatasaray’ın başına gelen Derwall ilk iki sene şampiyon olamamıştı. Bu süreçte taraftarlar kendisine bıçak da çekti, takım otobüsünü durdurup taş yağmuruna da tuttu. Fakat yönetim Derwall’i göndermedi ve 14 yıl sonra şampiyonluğun gelmesinden ziyade Türk futbol tarihinin en büyük Avrupa başarısı (şimdinin Şampiyonlar Ligi olan) Şampiyon Kulupler kupasında yarı final yine bu isimlerin önderliğinde geldi. Derwall’in yetiştirdiği Mustafa Denizli, Derwall’in önerisiyle Türk Milli takımına gelen ve yardımcı olarak kendisine Fatih Terim verilen Piontek de yine Derwall’in önerisiyle Galatasaray’ın başına gelen Feldkamp da kulübün tarihini değiştirdi. Derwall basiretsiz bir yöneticilik anlayışı sonucu, takım otobüsü taşlandığında kulüpten gönderilseydi Galatasaray büyük ihtimalle bu kadar büyük başarılara erişemeyecekti. O yüzden başkan dediğiniz insanlar taraftar isteklerini, basını zerre kadar umursamamalıdır. Hakan Ünsal’ın söyledikleri umursandı da ne oldu misal? Taraftar deseniz daha Mancini’nin ilk maçında tercihlerini ıslıklıyordu, Ceyhun daha Mancini’nin Arena’daki ilk maçında oyundan çıkarken ıslıklandı.

Türk basınında ‘olması gerekeni’ değil ‘olanı’ yorumlama problemi var. Sadece Bilgin Gökberk ‘olanın’ değil ‘olması gerekenin’ altını çiziyor. Ali Ece de yine bunu yapmaya çalışan bir iki kişiden biri… Fakat geri kalan herkes köhneleşmiş bir “Türkiye gerçiği” saçmalığına bulandırıyor yazılarını, yorumlarını. Bir iki örnekle anlatmam lazım, hem eğitim seviyesi, hem zekâsı dolayısıyla büyük saygı duyduğum Mehmet Demirkol’un da Türkiye’nin en çok izlenen spor yorumcularından biri olarak ‘idealist olmak yerine rasyonel olmasını’ yadırgıyorum. Şöyle… Demirkol, ne olmasını gerektiğini çok iyi biliyor. Bruma transferinin bir gelecek adımı olduğunu ve böyle risklerin, gelecek adımlarının atılması gerektiğini çok iyi biliyor. Bruma’nın, Ribery olma ihtimalinin yaratacağı heyecanı konuşmak yerine “Türkiye’de zor, Türkiye’de böyle olmuyor” gibi yorumlar yapıyor. Yahu onu herkes biliyor, ne olduğunu değil, ‘daha iyisi için’ ne olması gerektiğini söylemeliydi Demirkol! Benzer yorumları Önder Özen için de yaptı. Önder Özen son derece şeffaf şekilde belli bir plan program çerçevesinde hareket ediyor. Biz yıllarca futbol yöneticilerinin neyi düşünerek hareket ettiğini anlayamadık. Önder Özen en azından planlarını açıklıyor ve “evet, hımm, mantıklı düşünmüş” dedirtiyor. Bu övülecek, takdir edilecek ve özendirilecek bir şey olması gerektiği yerde. Demirkol yine “Türkiye’de bu kadar şeffaf olmamalısınız” falan diyor. Sporda neredeyse hiçbir başarısı olmayan, hiçbir temeli olmayan Türkiye’nin sporu zaten yetersiz, o yüzden “Türkiye’de böyle olmamalı” vs demek yerine “Türkiye böyle olmamalı” demek lazım. Sen Türkiye’nin böyle kafalar tarafından senelerce yönetildiğini biliyordun https://www.youtube.com/watch?v=UiGpYNQkuTw bu kafaların yönettiği Türk futbolunu eleştirmek yerine, bu düzenin yorumculuğunu yapmış oluyorsun ve bu “Türkiye’de böyle olmamalı” diyorsun. Hayır… “Türkiye böyle olmamalı ve Önder Özen gibi adamlar daha çok olmalı” demelisiniz aslında.

YABANCI DÜŞMANLIĞI VE KAPTANLIK DEVRİMİ

Geçelim başlıktaki ‘kaptanlık devrimi’  bölümüne… Bu da ülke sporu önündeki ‘yabancı ayrımı’ konusunun içine giriyor aslında. Hatırlarsanız 1-2 ay kadar önce Kasımpaşa maçında Sabri ile Melo tartışmış ve kaptan Sabri, Melo’ya pazubandını göstermek zorunda kalmıştı. Bu Galatasaray’ın kaptanlık pazubandı uzun yıllardır süre gelen bir sorun…

Yine Lucescu ve Hagi’den bir örnek vermek istiyorum. Romanya’da yaşayan Türkmen arkadaşım Eden Romanya’da Hagi için çevrilen belgesellerden birini ricam üzerine Türkçe’ye çevirdi. Kendisine teşekkür edince de şöyle dedi. “Bizi bu adam da büyüttü biraz, Hagi olmasa daha çok ‘kaybeden’ olacaktım belkide… Komünist rejim insanları korkak yapmıştı.” Hagi’nin isyanı, yenilgiye boyun eğmeyişi orada insanlara karakter olarak da çok şey öğretti. Eden’in isteğim üzerine Hagi’ye karşı bir ödev olarak görüp çevirdiği belgeselde, izlediğim kadarıyla Lucescu Hagi’yle ilgili çok önemli bir karar vermiş. Hagi’yi 18 yaşındayken Milli Takım kaptanı yapmış ve tabi bu karar çok eleştirilmiş. Lucescu o dönem eleştirilere cevap olarak “Hagi’de yetenekten çok daha fazlası var” demiş. İşte o Hagi, Romanya’da bir halk kahramanı olan Hagi, jübilesinde 60 bin kişinin ellerinde meşaleler ve gözyaşları içinde uğurladığı Hagi, ülkesinde 18 yaşında kaptan olacak bir liderken Galatasaray’daki 5 sezon boyunca takımın en yaşlılarından biri olmasına rağmen kaptan yapılmadı. Gerçi bunu sorun edecek bir adam da değildi zaten.

Sonrasında yakın döneme bakarsak Lincoln Almanya’da çıktığı maçta kaptan yapılmış ve Hertha Berlin’e karşı mükemmel bir oyun sergilemişti. Ancak bu bir maçlık kaptanlık sonra çok ciddi bir sorun haline geldi. O dönem kadroda bulunan Galatasaray altyapı oyuncusu Uğur Uçar’ın alenen sağda solda Lincoln’ü sevmediğini söylediğini duydum. Aynı Uğur’un şu açıklaması zamanında aklının nasıl bulandırıldığını gösterir. 3 numaralı formayı alan Uğur bu numara kendine verildiğinde şöyle bir açıklama yapmıştı. “Bülent Korkmaz’dan sonra 3 numaralı formanın başka bir yabancı oyuncu tarafından alınmasını istemezdim, çok mutluyum” vs vs…

Neyse ki şimdi Semih Kaya’yı Ujfalusi yetiştirdiği için ve böyle yeniçeri vari oluşumlara izin verilmediği için genç oyuncuların zihinleri çok daha sağlıklı.

Yine de eski düzenden kalan Sabri gibi oyuncular vardı ve Mancini artık bu gereksiz otoriteden kurtulmak zorunda. Kabul edelim ki takım arkadaşına üstünlüğünü belli etmek için pazubandını göstermek zorunda kalan bir takım kaptanı, aslında kaptanlık yapacak melekelere sahip değildir. Siz oynadığı 5 sene boyunca Hagi’ye ne yapması gerektiğini söyleyen bir futbolcuya tanık oldunuz mu? O dönem kaptanlık yapan oyuncular liderlik vasıflarına da sahip isimlerdi ama bu babadan oğula geçer gibi takımın en yaşlısına, kim olduğuna bakmazsınız verilen kaptanlık çok ilkel bir uygulama biçimi. Sabri’nin bir Bülent Korkmaz gibi, Hakan Şükür gibi kaptanlık vasıfları olmadığı da malum. İşte bunu gören Mancini de dün önce Wesley Sneijder’i sonra da Sabri’nin de sahada olduğu 2. devrede Melo’yu kaptan yaptı. Sneijder’in eski takımına karşı oynadığı bir maçta onore edilmek için ‘kaptan’ yapılması normaldi ama 2. devrede Melo’nun kaptanlığı alması durumu başka bir boyuta taşıdı.

ALT YAPI VE TRANSFER İHTİMALLERİ

Gelelim hazırlık maçları yorumlarından önceki son ara başlığa. Ortalıkta transfer iddiaları dolaşıyor, Veysel Sarı, Salih Dursun, Serdar Aziz beğendiğim oyuncular değil. Veysel ve Salih’in büyük takım sağbeki olabilecek teknik kapasiteleri ve yaratıcılıkları yok bence aslen ön libero oyuncusular ama yine büyük takım ön liberosu olacak teknik becerileri de yok bence. Stoper olarak Serdar Aziz’i de hiç beğenmiyorum. Sadece Tarık’ın potansiyeli olduğunu düşünüyorum çabuk bir oyuncu, çok yönlü ama onun da önünde çok yol var. Açıkçası şuan Türkiye’de Anadolu takımlarında yerli kalitesinin geçmiş yıllara oranla yerlerde olduğunu düşünüyorum. Selçuk’lar, Burak’lar kalmadı artık Anadolu’da. Çıkış yapan oyunculara bakarsanız hep alt yapı eğitimini Almanya’da ya da başka Avrupa ülkelerinde almış oyuncular. Zira Türkiye’den Anadolu takımlarından çıkan alt yapısını Türkiye’de almış oyunculara bakarsanız, bazı şeyleri öğrenmek için çok yaş kaybettiklerini görürsünüz, alt yapıda almaları gereken basit eğitimleri seneler sonra aldıkları için Selçuk İnan’ın, Burak’ın falan 24-25 yaşlarından sonra çıkış yapabildiğini görüyoruz. O yüzden 3 büyüklerin Anadolu’dan transfere yönelmek yerine Avrupa’ya gurbetçilere ve bizzat kendi alt yapılarına yönelmeleri lazım. Galatasaray’ın da artık en büyük yatırımı kendi alt yapısına yapılmalı. Lucescu yukarda belirttiğim gibi Chygrynskiy’i, Rakitsky’i falan onca bütçesine rağmen kendi altyapısından çıkardı.

Yani Türk statüsü sorununu çözmek için altyapıya ve Avrupa’da altyapılarda olan gurbetçi oyunculara yönelmek lazım. Artık Anadolu takımlarından çıkış yapan oyuncular bile gurbetçi oyuncular oluyor zaten. Galatasaray geçtiğimiz aylarda bu konuda çok önemli bir adım attı. Almanya’da futbol okulu açtı. Bunu güzide basınımız şöyle haber yaptı gerçi. “Bülent Tulun Almanya’ya sürgüne gönderilecek” Galatasaray adına devrim niteliğinde bir hamle ama basın bunu bir yönetim çekişmesi olarak sunmayı uygun gördü. Galatasaray resmi sitesinden de açıklama geldi. Haberin saçmalığından önce Almanya’daki futbol okulunun ehemmiyetinden bahsettiler ve bu görevin önemini belirttiler, sonra da buna rağmen, bu görevi Bülent Tulun’un üstlenmeyeceğini açıkladılar.

HAJROVİÇ VE ANTALYA KUPASI HAZIRLIK MAÇLARI

Son olarak hazırlık maçlarıyla ilgili düşüncelerimi söyleyeyim. Hajroviç’e değinmeden önce şöyle bir tahminim var. Çaykur Rizespor duyduğuma göre Ali Adnan’ın Türkmen asıllı olduğu için Türk olması adına başvuru yapmış. Baroni ve başka isimler için de Türk olabilmeleri açısından haberler çıktı. Bir futbolcunun Türk statüsünde oynaması için vatandaşlığa başvurduktan sonra 5 yıl daha yabancı statüsünde oynayıp ondan sonra Türk statüsüne geçmesi mümkün.  Tabii bu ancak bakanlar kurulu kararı ile vatandaş olanlar için geçerli... Türk vatandaşı olmaya hakkı olanlar (yani babası, annesi, dedesi vs. Türk olanlar) için geçerli değil.  Onlar vatandaş oldukları anda Türk statüsünde oynayabiliyorlar.  Yani onlar zaten Türk vatandaşı olma hakkına sahipler ve prosedürü tamamlayıp Türk oluyorlar.  Bu yüzden Hajroviç’i Türk statüsünde oynayabilmesi için sorun çıkacağını sanmıyorum.

Futbolculuğuna gelirsek, bir kanat oyuncusu için yavaş görünüyor, biraz fazla tek ayaklı ve yavaş bir oyuncu gibi geldi bana, bunlar negatif özellikler, Şutları isabetli değildi ama şut çekmek istemesi güzel. Her iki maçta da Amrabat’ın koşu yoluna bıraktığı toplar güzel. Aslında Hajroviç daha çok 10 numara oyuncusu gibi ama günümüz futbolunda bu mevkiinin kaybolması sonucu, kanat oynamaya yönlendirilmiş gibi. Ayağına hakim ve yaratıcı görünüyor. Galatasaray’ın hızlı kanat adamı da çoktu ama nicelik olarak çok, nitelik olarak ise yok gibiydiler. Hatta bu yetersizlik yüzden Galatasaray kanat kullanamadığı için 3-4-1-2’e kanat/bek sistemine bile dönmüş olabilir. Yiğit, Aydın, Amrabat vs karşılamadı kanatlı sistemleri. Mancini ise ‘Trequartista’  yani serbest 10 numaraları kullanmayı seven bir teknik adam bu yüzden Hajroviç Sneijder’in yerli anternatifi de olabilir bence. Hatta o yüzden bugün o mevkiide oynamasına hiç şaşırmadım. Ajax maçında hem defansif hem de ofansif açıdan yavaş bir kanat adamı gibi görünmüştü, Mancini de bunu görmüş olmalı ki Celtic maçında 10 numara pozisyonunda yer verdi ve daha başarılı oldu Hajroviç.

Galatasaray winner olmaya alışmış bir takım karakteri var ve tıpkı Emirates Cup’ı kazanmak için ortaya koydukları mücadele gibi bu önemsiz kupayı kazanmak için de mücadele ortaya koydular. İyi futbol oynadılar, sertlikten ve agresiflikten yılmadılar. Emre Çolak’ın Semih’e yapılan hareket sonrasındaki davranışları bence genç futbolcuların arasındaki dayanışma göz önüne alınınca oldukça önemli, Galatasaray gençleşirken birbirine bağımlı böyle gençler bulursa da bu ‘takım olma’ yolunda önemli bir adım olur.

Bruma 2 maçta da kanat/bek oynadı ve ikinci maçta daha uyumlu göründü. Semih de ilk maçta Ceyhun’un önünde ve arkasında pozisyon alarak üçlü değil de ikili stopermiş gibi davranmıştı ama ikinci maçta o da doğru pozisyon aldı. Ceyhun ilk maçta stoper görevinde çok yavaş kaldı, Hakan üçlünün solunda oldukça başarılı görünüyor ki bunu daha önce de belirtmiştim mevcut yeterlilikleri, zekasıyla oynayan ve çok iyi pozisyon alan bir oyuncu olarak en iyi oynayacağı mevkii orası zaten. Ajax maçında İbrahim’in golü, soğukkanlılığı, golden sonra Semih’e koşusu Tugay Kerimoğlu’nun mutluluğu bunlar güzel şeyler, Galatasaray’ın takım olma yolunda güzel bir kamp geçirdiğinin manevi kanıtları.

Semih geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada Mancini’nin 3-4-1-2 sistemi üzerinde durduğundan bahsetmiş. 2 maçta da iki farklı sistemi denedi sanırım artık kafasına oturdu Sinyor 3-4-1-2 ve 4-2-3-1 sistemleri arasında geçişler yapacak gibi. Maçların en iyisi kaç transfer sezonu olduğunu unuttum sürekli gönderilmek istenen Riera idi. Muhtemelen Alex Telles maskesi takıp maçlara çıksa taraftar “müthiş transfer oldu Telles” diye sevinçten delirirdi. Riera farklı özellikleri olan, topu kullanan, tempoyu belirleyen, oyun kuran bir kanat/bek oyuncusu olabildi. Sözleşemesi bitene kadar 5 ay daha takımda kalması hem adil, hem de faydalı olur diye düşünüyorum. Telles geldiğinde yaşayabileceği uyum sorunu için (henüz 21 yaşında ve ülkesi Brezilya’dan dışarı çıkmamış bir oyuncu sonuçta) Riera çok iyi bir stepne olur en azından yarım dönem Telles de takıma oturana kadar alternatif olarak +0, +4’ün biri olarak tribünde oturması bence Galatasaray’ın faydasına olur.

YORUMLAR

İlk yorumu siz yapın!



Sinan Yılmaz Köşe Yazıları